| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

 

 

 

Siteme Hoşgeldiniz

Kitap Kurdu

http://pacavra25.bloggum.com/

Altay Ömer ERDOĞAN

1970 yılında, Gelibolu'da doğdu. İlkokulu çocukluk yıllarının geçtiği Keşan'da Atatürk İlkokulu'nda bitirdi. Özel Darüşşafaka Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi'nden mezun oldu. 1996 yılında Muğla ilinin Milas ilçesinde öğretmenliğe başladı. Öğretmenlik görevini halen İzmir'de sürdürüyor. Şiirin yanı sıra öykü ve deneme yazıları da kaleme aldı. Radikal ve Milliyet gazetelerinde yazılarını yayımladı. Evli ve bir kız çocuğu babası.


 

hiç anlaşılmamış olan hiç anlatılmamıştır
bir maşrapadan dökülmemiştir su, yalvaran köküne inancın,
dönülmemiştir hiç gidilmemiş olan yerlerin serinliğinden
hep yaşamaya tutsak olunmuş cehennemin sıcaklığına,
toprağı delip yeryüzüne, yeryüzündeki yüzüne sığınan
kentli bir derviştir olsa olsa zaman,
 


 

 

YAPITLARI

Kent Düellosu   (1996)
Taş(ra) Baskısı  (2003)

ÖDÜLLERİ

2003  Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü
2003  Hasan Bayrı 6. Şiir Yarışması Birincilik Ödülü

ŞİİRLERİ

Aşk Ki
Dağı Isıt! Kendini Isıt! Isınan Ne Varsa Bizdendir
İpi Değil Dengeyi Düşün!
Kan da Var
Kan Gölünü Gördü
Kasaba
Kent Düellosu
Kumaş Yalnızlıkları
Otel Yorgunu
Su're
Suyun Bilge Yüzünde
Türkiye'nin Ruhu
Uçurumun Yalnız Yüzünde
Yakın
Yarasa
Yüzleşmeye Hazırım Kent











Ahmet OKTAY

21 Ocak 1933 tarihinde Ankara’da doğdu. Ankara Atatürk Lisesi’nde okurken öğrenimini bırakarak İstatistik Genel Müdürlüğü’nde memur olarak çalıştı. 1961-65 yılları arasında Yeni İstanbul, Ankara Ekspres, İktisat ve Para, Vatan gazetelerinde görev yaptı. 1965 yılında Ankara TRT Haber Merkezi’ne geçti, 1975’te TRT İstanbul Radyosu’nda çalışmaya başladı. 1978’de Haber Şubesi Müdürü oldu. TRT’den 1982 yılında emekli olduktan sonra da 1993 yılına kadar Milliyet gazetesinde çalıştı.

Başlangıçta yazdığı şiirlerle Ahmed Arif şiirinden etkilendiği izlenimini verirken, 1960’lardan sonra toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla İkinci Yeni’ye doğru yöneldiği görülür. İmge serüveni ve özgün bir şiire ulaşma çabasında destansı bir söyleyiş kullanan, bir izlek çevresinde uzun soluklu şiirler kuran, zengin sözcük dağarcığı ile kendini hemen belli eden bir tarzla yazdığı şiirlerde öz-biçim dengesini ustaca kurmayı başarmış, yetkin şiirler vermiş bir şairdir.

En sevdiğim kelimeler gibisin
örneğin öfke gibi
hani bir zamanlar
dağda ve sokakta açan.
Örneğin umut gibi
günde, gecede yitip durduğumuz
zeytin dalını dal eden.
Örneğin aşk gibi
denizlerin üzerinde yürüten.
Örneğin kavga gibi
yüreğimi sıkı, saçlarımı kara tutan
kayaları yumuşatan kavga gibi
.


 

YAPITLARI

Gölgeleri Kullanmak (1963)
Her Yüz Bir Öykü Yazar (1964)
Dr. Kaligari’nin Dönüşü (1966)
Sürgün (1979)
Sürdürülen Bir Şarkının Tarihi (1981)
Kara Bir Zamana Alınlık (1983)
Yol Üstündeki Semender (1987)
Ağıtlar ve Övgüler (1991)
Bir Sanrı İçin Gece Müziği (1993)
Toplu Şiirler (1995)
Gözüm Seğirdi Vakitten (1996)
Söz Acıda Sınandı (1996)
Az Kaldı Kışa (1996)

ÖDÜLLERİ

1965 Yeditepe Şiir Armağanı
1987 Behçet Necatigil Şiir Ödülü
1991 Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Şairi Ödülü

ŞİİRLERİ

Acı
Anı
Anneler Günüymüş
Bengi İz
Beş Kuruşa Aşk Şarkıları
Bir Portre İçin Taslak
Bütün Erkekler Ölür
Eski Bakır
Geç Saat
Gerard De Nerval
Sığınak
Sırada
Tuhaf Duygu

ABDÜLKADİR BUDAK

23 Nisan 1952'de, Sivas'ın Hafik İlçesi'nde doğdu. İlkokula Ankara'da başladı. Sincan Lisesi'ni bitirdi. 1994 yılında devlet memurluğundan emekli olarak Ankara'ya yerleşti. İlk şiiri, Mayıs 1970 tarihli Defne Dergisi'nde yayımlandı. Kayseri'de bulunduğu yıllarda, şair arkadaşlarıyla birlikte Ozanca ve Hakimiyet Sanat dergilerini çıkardı. 2000 yılında, 12 sayı çıkan Şiir Odası Dergisi'nin yayın yönetmenliğini yaptı. Şiirleri ve şiir üzerine yazılarıyla Yazko Edebiyat, Yeni Biçem, Adam Sanat, Varlık, Pencere v.b. dergilerde yer aldı.

 

YAPITLARI

Geçti ilkyaz Denemesi (1978)
Şimdi Yaz (1980)
Gömleğim Leylâ Desenli (1981)
Bir Gül Çocuk (1981) (Çocuk Şiirleri)
Sevdanın Son Kerem'i (1985)
İmzası Gül (1993)
Yanlış Anka Destanı (1994)
Aşk Beni Geçer (1997)
Kuşların Alfabesi (1997) (Çocuk Şiirleri)
Seçme Şiirler(1998)
Ayna Sandım Şiiri (1998) (Yazılar)
Endişeli Fesleğen (1999)
Ahşap Anahtar (2000)
Ev Zamanı (2002)
Sana Bakmak (2004)

ÖDÜLLERİ

1982 Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü - Bir Gül Çocuk (1981)
1988 Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı Ödülü - Kuşların Alfabesi (1997)
1994 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü - İmzası Gül (1993)
1994 Arıburnu Şiir Ödülü - İmzası Gül (1993)
1998 Halil Kocagöz Şiir Ödülü - Aşk Beni Geçer (1997)

ŞİİRLERİ

Ahşap Ruha Ten Giyinmek
Aşk Beni Geçer
Babam Ve Güz
Babam Ve Orman
Düşmanımın Sayısı Üç
Ev Zamanı
Genç Ozan
Hayatta Ben En Çok Annemi Sevdim
İçimdeki Dansına Ara Verdi İspanya
İmzası Gül
Kadın Ve Nehir
Kadın Ve Şehir
Kayseri Kayseri
Kırgın, Arkana Bakma
Kırmızı Kazağı Gülten Ablanın
Muhteşem Ayıplar
Sağlama
Sana Bakmak
Seni Beklemek
Sincan'da Bir Sokağın Balkondan Görünüşü
Yanlış Anka Destanı

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

Dağlarca, Cumhuriyet döneminin, özellikle ikinci kuşak şairlerinin en özgünü, nicelik ve nitelik bakımından en verimlisidir. Gerek dili, sözcükleri, gerek temaları, şiir kalıpları ile kendinden önceki şairlere benzemediği gibi, çağdaşlarına da benzemez. Onun kadar hiçbir şairimiz, hiçbir sanatçımız, gerek yerlebir gerçeğe; gerek insan denen bilinmezin çekirdeği çocuk'tan başlayarak Tanrıya; Tanrı'yı da, insan aklının yüzyıllardan bu yana vardığı Evren kavramını da aşan, ancak engin bir sezgiyle (aklın durduğu yerde başlayan sezgiyle) alacakaranlık halinde sezebildiğimiz gerçeküstü gerçeğe böylesine şairce kanat açamamıştır.

Dağlarca, Fransızların Victor Hugo'ya yakıştırdıkları mâge (büyücü, müneccim) sözüne, dünya ölçüsünde, belki en çok hak kazanan, antenleri gözle görülür dünyaya olduğu kadar, gözle görünmeyen, insan aklını aşan sezgiler dünyasına pencereler açan tükenmez, tükenecek sandığımız bir anda, yeni yeni sezgileriyle insanı şaşırtan, kaynağı kurumaz bir şairdir: Yüz-binlerce çağrı bana, yüzbinlerce / Şaşar kalır şuracıkta yüreğim (Deliböcek).

Dağlarca, şiire daha 19'unda, askeri okul sıralarında başlar. İlk şiiri (Yavaşlayan Ömür), 1933'te İstanbul dergisinde çıkar. Bütün acemiliklerine karşın, yer yer şaşırtıcı bir olgunluk taşıyan bu şiirde bilinmeyen bir sevgiliye seslenir. Bir sevda sarkışıdır bu: Akşamın bastırmasıyla seslerin dindiği bir saatte içinin derinlerinde başlayan eski bir şarkı; kırk yıllık sanat hayatında ağır basan, ama her an tazelenen, ilk sevgiliden insanlara, dünyaya, evrene açılan, durmadan tazelenen bir sevda şarkısı.

Dağlarca'nın ilk şiir kitabı 1935'te yayınlanır: Havaya Çizilen Dünya. Ama şair, asıl kişiliğini bütün yönleriyle yansıtan eserinde, Çocuk ve Allah'ta, bulur. Dağlarca'nın özelliği insan kaderi, dünya ve evrendeki yeri üzerine, sevgiyle karışık çocuksu bir şaşkınlıkla eğilmesidir, diyebiliriz. Şair bu kitapta, iki uç arasında, Çocuk'la Tanrı, görünenle görünmeyen arasında şaşkınlıkla gidip gelir. İnsanlığın kaderi üzerine çocuk'tan, insanlığınkine Taş Devri'nden (1945) başlayarak Tanrı'ya, Evrene, oradan da Evren ötesine {Âsû, 1955) kadar uzanır ilgisi. Bu düzeyde şairin son vardığı aşama Âsû'dur. Dağlarca'nın belki en karanlık, belki de en aydınlık eseri olan Âsû "insanın günümüzden (yani, şairin sezgisinden) eski çağlara doğru tek kesit içinde incelendiği" eserdir. Âsû, hiçbir bilimin, hiçbir dinin bugüne kadar kavrayamadığı; içine, Tanrısı, doğası, insanı, evreni, uzayı ile her şeyi alan, "süreden sürez'e" uzanan "bir devinimin", bir "büyük aydınlığın" (gözleri kör eden, onun için de ne olduğunu bilemeyeceğimiz bir aydınlığın) ta kendisidir.

Dağlarca'nın şiirini, o engin, çağlayanlar gibi gürül gürül akan, aktıkça coşan, coştukça akan şiirini, Daha'daki (1943) "Dışımızla içimiz" adlı şu dörtlük özetlemektedir:

Görünenle
Olmak
Düşünmek
Görünmeyenle.

Görünenle olmak. Nedir görünen? Dünya gerçeği. Dağlarca için görünen, her şeyden önce insandır, önce, çocuk'ta başlayan, anada, kardeşte arkadaşta, sevgilide somutlaşan, önce kendi ulusunda, sonra dünya uluslarında, bir kelimeyle, insanlıkta oluşan insan. Dağlarca'nın, insan bilmecesinin çekirdeği çocuk'la başlayan "görünenle olmak" serüveni, Çakırın Destanı (1943) ile insanın dış dünya karşısındaki davranışına ve ruh yapısına, oradan da Anadolu köylüsünün kaderine (Toprak Ana, 1950; Aç Yazı, 1951), Türk ulusunun fetihlerle yüce, Kurtuluş Savaşı'yla kutsal yaşantısına kadar uzanır. Bu aşama destanlar aşamasıdır. Üç Şehitler Destanı (1945) ile başlayan, İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951), İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951), Yeni Mehmetler (1964), Çanakkale Destanı (1965) ile sürüp giden bir sürü destanda şairin yüreği yurdu için çarpar. Dağlarca bununla da kalmaz, 27 Mayıs Devrimi'ni izleyen özgürlüksüz demokrasi döneminin bütün haksız eylemlerine mertçe cephe alır.

Bütün bu destanların yanı sıra, Çakırın Destanı ayrı bir önem taşır. Bu eserde şair, yüzyıllardır horlanmış, ezilmiş bir ulusun çocuğu olan Çakır'ın ağzından "bir cihan türküsü" özlemi içinde antenlerini gerip "uzak milletlerin gençlerini" yarını dinlemeye çağırır. Bununla da kalmaz, Sivaslı Karıncayı (1951) yollara salıp, ilk kez dünyaya açılarak, insanın ortak kaderi üstünde durur Asya'yla Avrupa'yı kıyaslayarak. Şair artık yalnız kendi ulusunun değil, bütün ulusların, özellikle ezilmiş, horlanmış, uyanmamış, uyanması engellenmiş ulusların sözcüsü olur, hatta daha da ileri giderek, Vietnam halkının bir sömürgen devlete karşı kahramanca sürdürdüğü (tıpkı bizim Kurtuluş Savaşımız gibi) kurtuluş çabasını benimseyerek Vietnam Savaşımız (1966) adı altında bir destan yazar, Kubilay Destanı (1968) doğrultusunda bir coşkuyla.

Dağlarca'nın ikinci özelliği görünmeyenle düşünmek'tir. Görünmeyen, önce, adına Tanrı dediğimiz kavram, sonra gökleri, yıldızlarıyla (bütün uzay deneylerine rağmen) çözülmez bir bilmece halinde karanlıklara gömülü bir evren, daha sonra da ölüm, o yokluk, o Allah'a doğru uzanan yolculuk'tur.

Dağlarca'dan Tanrı, Mevlanâ ve Yunus'taki gibi mistik bir varlık, insanın ulaşmaya, kendini onda eritmeye yöneldiği bir varlık değildir. Daha çok bir bilinmezler kavramıdır Tanrı. Evrenin dinginlik senfonisinde her şey Tanrı kadar "mevcut" ve hareketsiz, her şey onun kadar "namevcuttur" çünkü. Tanrı, olsa olsa, insanda yaşayan, insanla birlikte var olan bir bilinmez, belki de bir sonsuzluk özlemidir. Oysa insan, hele çocuk, her yerde var ve "mevcuttur". Öylesine var ve "mevcuttur" ki, Dağlarca onu son eserinde (Arkaüstü, 1974) uzay boşluklarında, yatağında sırt üstü yatmış durumda, renkleri öttürme yarışları, sesleri boyama oyunları içinde, ışıktan giysilerle, uçan sevinçlerden sevinçlere koşturup, Exupery'nin Küçük Prens'inin dünya ötesi gezegenindeki serüvenine taş çıkartan bir düş ve fantezi zenginliğinde dolaştırıyor.

Dağlarca, sayısı otuz üçü bulan, her biri ötekinden güzel ve ilginç kitaplarıyla Türk edebiyatında, gerek kapsamı, ön seziş yeteneği, hayal gücü hiçbir şiir geleneğine bağlı olmayan eserleri, gerek şiir dilinin özgünlüğü, hepsinin üstünde sözcüklere yüklediği düşünce ve duygu zenginliğiyle erişilemez bir doruktur. Daha 1939'larda Orhan Burian: "Dağlarca'nın şiiri ya cinnete, ya da dehaya varmak üzeredir" demişti. Aradan geçen 36 yıl bu yargının dehadan yana ağır bastığını gösteriyor.

Vedat GÜNYOL
Çalakalem, İş Bankası Yayınları, 1999

YAPITLARI 

Havaya Çizilen Dünya (1935)
Çocuk ve Allah (1940)
Daha (1943)
Çakırın Destanı (1945)
Taşdevri (1945)
Üç Şehitler Destanı (1949)
Toprak Ana (1950)
Aç Yazı (1951)
İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951)
İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951)
Sivaslı Karınca (1951)
İstanbul- Fetih Destanı (1953)
Anıtkabir (1953)
Asû (1955)
Delice Böcek (1957)
Batı Acısı (1958)
Hoo'lar (1960)
Özgürlük Alanı (1960)
Cezayir Türküsü (1961)
Aylam (1962)
Türk Olmak (1963)
Yedi Memetler (1964)
Çanakkale Destanı (1965)
Dışardan Gazel (1965)
Kazmalama (1965)
Yeryağ (1965)
Viyetnam Savaşımız (1966)
Açıl Susam Açıl (1967)
Kubilay Destanı (1968)
Haydi (1968)
19 Mayıs Destanı (1969)
Hiroşima (1970)
Malazgirt Ululaması (1971)
Kuş Ayak (1971)
Haliç (1972)
Kınalı Kuzu Ağıdı (1972)
Bağımsızlık Savaşı-Sakarya Kıyıları (1973)
Bağımsızlık Savaşı-30 Ağustos (1973)
Bağımsızlık Savaşı-İzmir Yollarında (1973)
Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973)
Arka Üstü (1974)
Yeryüzü Çocukları (1974)
Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976)
Horoz (1977)
Hollandalı Dörtlükler (1977)
Balinayla Mandalina (1977)
Yazıları Seven ayı (1978)
Göz Masalı (1979)
Yaramaz Sözcükler (1979)
Çukurova Koçaklaması (1979)
Şeker Yiyen Resimler (1980)
Cinoğlan (19819
Hin ile Hincik (1981)
Güneş Doğduran (1981)
Çıplak (1981)
Yunus Emre'de Olmak (1981)
Nötron Bombası (1981)
Koşan Ayılar Ülkesi (1982)
Dişiboy (1985)
İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985)
Takma Yaşamalar Çağı (1986)
Uzaklarla Giyinmek (1990)
Dildeki Bilgisayar (1992)

ÖDÜLLERİ

1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük
1956 Yeditepe Şiir Armağanı
1958 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü
1966 Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı
1967 International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şairi (A.B.D.)
1973 Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü
1974 Struga XIII. Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)
1974 Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı
1977 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü

ŞİİRLERİ

Çocuk Kuş
Kitabım
Ölü
Rahatlık
Sincap
Yeni Er
Yüzükoyun

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA HAKKINDA

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA - Vedat GÜNYOL

 

FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL

YAŞAMI (1898-1973) 

İstanbul'da doğdu. Bir süre Tıp Fakültesi'nde okudu.
İstanbul ve Ankara'da uzun yıllar öğretmenlik yaptı.
İstanbul'dan milletvekili seçildi (1946-1950).

ŞİİR KİTAPLARI

Şarkın Sultanları (1918)
Gönülden Gönüle (1919)
Dinle Neyden (1919)
Çoban Çeşmesi (1926)
Suda Halkalar (1928)
Bir Ömür Böyle Geçti (1933)
Elimle Seçtiklerim (1934)
Akarsu (1937)
Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938)
Akıncı Türküleri (1938)
Zindan Duvarları (1962)
Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969).

ŞİİRLERİ

Çoban Çeşmesi
Han duvarları
Son Aşık

 

şiir.gen.tr

Cahit Sıtkı TARANCI

4 Ekim 1910 tarihinde Diyarbakır'da Camiikebir mahallesinde doğdu, 12 Ekim 1956 tarihinde Viyana (Avusturya)'da öldü. Asıl adı "Hüseyin Cahit" tir. İlkokulu Diyarbakır'da okudu. İstanbul'a Saint Joseph Lisesi'nde başladığı ortaöğrenimini  Galatasaray Lisesi'nde tamamladı (1931). Sonra İstanbul'da Mülkiye Mektebi'nde (1931-1935)  ve  Yüksek Ticaret Okulu'nda okudu. Yüksek öğrenimini tamamlamak için Paris'te Sciences Politiques'te sürdürdü  (1938-1940). Öğrenimi sırasında Paris Radyosu'nda Türkçe yayınlar spikerliği yaptı. Savaş sırasında kentin işgal edilmesi üzerine yurda döndü. 1944 yılından başlayarak Ankara'da Anadolu Ajansı, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalışma Bakanlığı'nda çevirmen olarak çalıştı. 1954 yılında felç geçirdi, sağıtımı için götürüldüğü Viyana'da yaşamı son buldu. Mezarı Ankara'dadır.

Hece ölçüsünün olanaklarını genişletti; içtenlik, yalınlık ve akıcı bir söyleyişin egemen olduğu; aşk, doğa sevgisi, geçmiş, ölüm,  özlem, yalnızlık, yaşama sevinci gibi izleklerin işlendiği şiirlerinde şairanelikten ve şiirsellikten vazgeçmedi. Fransız şairlerinden, özellikle
Baudelaire ve Verlaine'den etkilenmiştir.

 Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider

YAPITLARI

Ömrümde Sükût  (1933)
Otuz Beş Yaş (1946)
Düşten Güzel (1952)
Sonrası (1957, ölümünden sonra)
Bütün Şiirleri (1983)
Otuz Beş Yaş Şiirleri, 1983, Hazırlayan Asım Bezirci,  "Bütün Şiirleri" adıyla önce Varlık Yayınlarından daha sonra Can Yayınlarından çıkarken adı "Otuz Beş Yaş Bütün Şiirleri" diye değiştirilmiştir.
Peyami Safa Hayatı ve Eserleri (1940)
Ziya'ya Mektuplar (1957, ölümünden sonra)

ÖDÜLLERİ

1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması

CAHİT SITKI TARANCI HAKKINDA KİTAPLAR

Şevket Beysanoğlu, Cahit Sıtkı Tarancı, Diyarbakır’ı Tanıtma ve Turizm Derneği Yayını, Ankara, 1969.
Selahattin Önerli, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Hikâyeciliği ve Hikâyeleri, Ankara, 1976.
Muzaffer Uyguner, Cahit Sıtkı Tarancı (Yaşamı-Sanatı-Yapıtlarından Seçmeler), Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1992.
Ramazan Korkmaz, İkaros’un Yeni Yüzü Cahit Sıtkı Tarancı, Akçağ Yayınları, Ankara, 2002.
Şaban Sağlık, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Hikayeleri Üzerine Bir İnceleme, Hece Yayınları, İstanbul, 2003.

ŞİİRLERİ

Abbas
Affet Bizi Lamba
Akrostiş
Aşk İle
Bir Şey
Bir Ölünün Ağzından
Biz Nerdeyiz Sevgilim?
Bugün Cuma
Çocukluk
Desem ki
Değişik
Düşten Güzel
Gün Eksilmesin Penceremden
Hepimize Dair
Kar ve Hatıralar
Korkunç Güzel
Memleket İsterim
Misafir

Otuz Beş Yaş Şiiri
Ölümden Sonra
Ömrümde Sükut
Şiir

ŞİİR ÇEVİRİLERİ

Balkon - Charles BAUDELAIRE
Fantazya -  Gerard De NERVAL
Gök Öyle Mavi - Paul VERLAINE
Green - Paul VERLAINE
Saatlerim -  Paul ÉLUARD
Seyahate Davet - Charles BAUDELAIRE

CAHİT SITKI TARANCI IN ENGLISH

I Want A Country - Translated by Bernard LEWIS

YAZILAR

Kaynak Dergisi'nin Soruşturmasına Yanıt

CAHİT SITKI TARANCI HAKKINDA

Bir Portre - Cahit Sıtkı TARANCI - Şükran KURDAKUL
 


“İlk şiirlerinde kendi şuuraltını alaca karanlık bir âlem gibi yoklayan Cahit Sıtkı Tarancı’da daha bu devirden itibaren saz ve tekke şairlerinden gelen bir taraf vardır. Genç yaşta ölümüne çok acıdığımız bu şair ikinci devre şiirlerinde (CHP Şiir Mükafatını kazanan Otuz Beş Yaş) Verlaine’in kıvrak lirizmine varmasa bile, ona çok yakın bir duruşa erer.
Tarancı’nın şiiri daha ziyade üstü örtülü bir merhametin ifadesi olan intimisme’in, bir iyileşme sıtmasına benzeyen küçük ihsasların ve saadet hülyalarının şiiridir. Bu intimisme ve ürpermeler ölüm düşüncesile yazdığı şiirlerde bir çeşit büyük ses kazanır, hatta denebilir ki, ilk şiirlerinden biri olan ve halk şiirimizle temastan doğmuş hissini veren Sanatkârın Ölümü manzumesinden beri onun şiiri ölüm aynasında küçük ve dağınık tuşlarla bütün hayatı ve insan kaderini toplar.”

Ahmet Hamdi TANPINAR
Türk Edebiyatı Tarihi Cilt II, Atilla Özkırımlı, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2004, s.1211
 


“Ömrümde Sükût’un ilk şiirlerinden birindedir şu mısra: “Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem!” Sık sık bir dua gibi tekrarladığım, en sıkıntılı zamanlarımda Hızır gibi imdadıma yetişen bu kurtarıcı mısradaki üzgün dileği, işte şimdi iki yoldan gerçekleşti: Önce başkalarının ancak sonradan duyacakları, görecekleri,yürüyecekleri bir kapı açtı; hayata giden yolları, yaşamanın güzelliğini gösterdi, peşindekileri o yana çağırdı, Otuz Beş Yaş şiirindeki acı, kötümser ama geçici havanın rağmına her doğan günün bir dert değil, hayır, ne olursa olsun bir nimet olduğunu işaret etti. Sonra yadelde kimsecikler duymadan bu sefer, tekneyi sarmış dalgalar arasında, çok eskiden bir ara ümitlerini bağladığı ölümün kapısına yöneldi, bu kapıyı açıp gitti.”

Behçet NECATİGİL
Türk Edebiyatı Tarihi Cilt II, Atilla Özkırımlı, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2004, s.1211
 


“Şiir üzerine düşünen, özellikle Baudelaire’i, Verlaine’i iyi bilen bir şairdi. Hece ölçüsünü yeni uyumlara, Türkçe’nin değişik seslerine açtı. Duraklarla oynadı.Yalın bir konuşma dilini işledi. Serbest ölçüyü biçime, yapıya önem vererek uyguladı.”

Memet FUAT
Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi 1. Cilt, Memet Fuat, Adam Yayınları, İstanbul, 2000, s.198
 


“(…)
Cahit Sıtkı için o yıllarda biçim, ölçünün uyağın sınırlamasıyla vardı. Ondokuzuncu yüzyılın Fransız şiiriyle kişiliğini oluşturmuştu. Aradan birkaç yıl geçince, o da ölçüsüz uyaksız yeni bir anlatımı şiirinde denemek istedi. Ama bu denemeden kazançlı çıktığını da söyleyemem. Diyebilirim ki Cahit Sıtkı ölçüyle uyağın yasağından yararlanarak duygusallığını önleyebilen, ancak bu yasaklarla yoğun dizeye ulaşabilen ozanlardandı. Bu yargıyı bir kınama sözü gibi anlamamak gerektiğini, ozanın kendine özgü bir tutumunu belirtmekten başka bir anlama gelmediğini eklemek isterim. Kendisi de bunu anlamış olmalı ki, bir serüvenlik zamandan sonra, şiirini ölçüyle uyağın sınırlarının ardına çekti. Gerçekten de öyle, Cahit Sıtkı’yı ölçülü uyaklı şiirleriyle düşünmek gerekir.Şimdi, aradan bunca zaman geçtikten sonra, en özgün, en yoğun, alışılmış duyarlıkların uzağında kalan, güçlükleri yenmeyi en çok denemiş şiirleri hangileridir diye düşünüyorum? Şiirimizden seçmeler yapsaydım ondan hangi şiirleri alırdım? Söyleyeyim: Bunlar, Sanatkârın Ölümü, Allahı Ararken, Şubat Günü, Gençlik Böyledir İşte, Serenad, Nedim’e Dair, Mezarlık adlı şiirleri olurdu.
(…)
Her ozanın şiirinin kendine özgü nitelikleri vardır. Şimdi Cahit Sıtkı’nın şiirinin niteliklerinden en belirgininin hangisi olduğunu düşünsem ne diyebilirim? Öyle sanıyorum ki, önce, o şiirin doğanın gerçeğiyle uyumlu olduğunu, bu nedenle mantığın düzenini koruduğunu söylemek gerekir. Gerçeğe büyük bir duyarlılıkla öykünür, böyle olduğu için de o okurunu şaşırtmaz. Ahmet Haşim’le başlayan bizim yenilikçi şiirimizde bu türden bir ozan ya yoktur, ya da çok azdır. Ama Batıda da, bizde de, özellikle yenilenme döneminde, şiirin okurunu şaşırtması, sarsması diyelim dilerseniz, ondan beklenen bir nitelik değil midir? Cahit Sıtkı’nın şiirinin gene de şaşırtıcı bir niteliği vardır. Bence o da başarıya ulaştığı şiirlerinde, yukarıda adlarını saydığım, şimdi adlarını anımsayamadığım kimi şiirlerinde erdiği yetkinliktir.”

Sabahattin Kudret AKSAL
Geçmişle Gelecek, Sabahattin Kudret Aksal, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1978, s.176-179
 


“Muhit ve Servet-i Fünun dergilerinde (1930) çıkan ilk şiirleri, temiz dili ve yeni buluşlarıyla dönemin edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırdı. Belli duyguları hece ölçüsüne bağlı olarak işlediği bu evresinde Ahmet Hamdi, Necip Fazıl etkileri taşırken, giderek XIX. yüzyıl Fransız şairlerinin dünyasına girdi. Özellikle Baudelaire’i, Verlaine’i severek okudu. Kimi şiirlerini dilimize çevirerek onların biçim güzelliği anlayışına yaklaştı. Daha sonra Varlık, İstanbul, Doğuş, Yaratış dergilerinde (1934-45) yayımladığı şiirlerde Garip hareketinin yönelişlerinden esinlendi. Hece ölçüsünde durakları atarak yeni uyumlar arama kaygılarına bağlı eski tekniği değiştirdi; biçimde daha serbest, konularda yaşama, gerçeğe daha açık şiirler yazdı. Her döneminde içten, Türkçe’nin olanaklarını kullanmada başarılı, ‘şairane’ye kaçma eğilimini yendiği zaman etkili şiirleriyle kendisinden sonra yetişen kuşaklara yeni söyleyiş ufukları açan bir kimlik kazandı.”

Şükran KURDAKUL
Şairler ve Yazarlar Sözlüğü, Şükran Kurdakul, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1999, s.634


AHMET HAMDİ TANPINAR

23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul'da doğdu, 24 Ocak 1962 tarihinde aynı kentte öldü. Babasının görevi nedeniyle ilk ve orta öğrenimini İstanbul, Sinop, Siirt, Kerkük ve Antalya'da tamamladı. İstanbul'da önce Veteriner Fakültesi'ne girdi, sonra Edebiyat Fakültesi'ne geçti. 1923 yılında yüksek öğrenimini tamamlamasının ardından Erzurum, Konya ve Ankara'da liselerde edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. 1930'da Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü'ne, 1932'de İstanbul Kadıköy Lisesi'ne atandı. 1933 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'nde estetik ve sanat tarihi dersleri verdi. 1939'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde kurulan Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü profesörlüğüne atandı. Yüksek öğrenim yıllarında çıkardığı Dergâh dergisi Türk Edebiyatına önemli katkıları olmuştur.

Ahmet Hamdi Tanpınar
Yahya Kemal kadar Ahmet Haşim'den etkilenmiş, aynı coğrafyada doğu-batı uygarlığı ikilemini yaşayan, yitirdiklerine kavuşma isteği ile dolu, içe dönük, doğa ve evrenle bağ kurmaya çalışan, geçmişine  sıkıca bağlı,  zaman ve özlem duygularını Bergson etkisinde çözümlemeye çabalayan, öznelliği yoğun, titiz,  hece ölçüsünde ses uyumunu büyük ustalıkla kullanan, imge zenginliği ve müzik kaygısı içeren şiirler yazmıştır.


Selâm olsun bizden güzel dünyaya
Bahçelerde hâlâ güller açar mı?
Selâm olsun sonsuz güneşe, aya
Işıklar, gölgeler suda oynar mı?


)

ŞİİRLERİ

Annem İçin
Başımızın Üstünde Bir Bulutun
Bursa'da Zaman
Bütün Yaz
Eşik
Günlerimiz
Hatırlama

Mavi, Maviydi Gökyüzü
Ne İçindeyim Zamanın
Sabah
Selâm Olsun
Yağmur


alıntı:şiir.gen.tr

A. Galip

1968 yılında Sıvas'ta doğdu. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'nden 1995 yılında mezun oldu. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde master yapan A. Galip, aynı zaman da köy öğretmenliği yapıyor. İlk şiir kitabı "Müntehir Aşklar" adıyla Virtüel Yayınları tarafından Mayıs 2000'de yayımlandı.

Yazı ve şiirlerinin yayımlandığı bazı dergiler şunlar; E, Ütopiya, Uç, Kunduz Düşleri


 

Sevgili A. GALİP'in değerli katkıları ve izniyle...


Damla damla eridim
Hüzne biriktim
Karardı aydınlık sözler
Aydınlık yüzler
Yığılıyor
Öfke kin kaygı
Ne gelecek günler bir müjde saklıyor
Ne bir ilerleme halindeyiz
Hep bir kılıç üzerinde
Hep çapraz ateşlerdeyiz

NOT.Alıntı:şiir.gen.tr'den

ORHAN VELİ KANIK

Orhan Veli Kanık 13 Nisan 1964’te , İstanbul’da doğdu. Galatasaray’da başladığı öğrenimini , kısa bir süre sonra babasının atandığı Ankara’da sürdürdü. Liseyi bitirince İstanbul’a gelerek Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdiyse de , bir süre sonra öğrenimini yarım bıraktı. 1936’da Ankara’ya döndü ve askere gidene kadar PTT Genel Müdürlüğü’nde memurluk etti. Yedek subaylığını tamamlayınca , iki yıl kadar , gene Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’nda çalıştı.1947’de , bu kurumda “antidemokratik bir hava” esmeye başladığını söyleyerek istifa etti. 1 Ocak 1949’da yayımlamaya başladığı , on beş günde bir çıkan , iki sayfalık “yaprak” dergisini 15 Haziran 1950’ye kadar yirmi sekiz sayı sürdürdü.



Dergiyi çıkaramayacağını anlayınca Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a gitti. Gene o yılın kasım ayı içinde , bir haftalığına geldiği Ankara’da bir gece , yolda , tamirat için kazılmış bir çukura düşerek ayağından yaralandı. İstanbul’a döndükten bir iki gün sonra bir arkadaşının evindeyken birdenbire fenalaşarak kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi’nde , 14 Kasım 1950’de beyin kanamasından öldü.
Varlık Yayınevi , Orhan Veli’nin beklenmedik ölümü üzerine , okurlardan gelen istekler doğrultusunda , “Bütün Şiirleri” adlı bir kitap derledi. Birinci basımı 1951’de yapılan bu kitapta , şairin 1945-1949 yılları arasında basılan beş kitabıyla , çoğu “varlık” dergisinde çıkmış olan ilk şiirleri bir araya getiriliyordu.


Orhan Veli , şiirlerinin yanısıra düz yazı şeklinde de yazı yazmış , çeviriler yapmıştır. La Fontaine’nin masalları’nı dilimize çevirmiş ve bu çevirisiyle de ün yapmıştır.
İlk şiirlerinde hece veznini ve kafiyeyi kullanmışsa da 1940’tan sonra vezni atmış , kafiyeyi umursamamıştır. Yeni şiire öncülük etmiştir. Ona göre şiirin görevi , gördüklerini , olduğu gibi , süslemeden verebilmekti. Şiirlerinin çoğunda bir olayı , bir hikayeyi yaşatır gibidir. Bunların çoğunda kahraman kendisidir.
Orhan Veli’nin bir özelliği de İstanbul’a olan aşırı tutkusu ve şiirlerini onunla doldurmasıdır. Yalnız onun İstanbul’u tarih , saat ve kültür İstanbul’u değildir. Cıvıl cıvıl insanları , çiğnenmiş kaldırımları , yaşanmış aşkları , denizi , balıkları , rüzgarları , manzaraları ile insanı büyüleyen İstanbul’dur.
Orhan Veli , özellikle son zamanlarında toplumu hicveden , sosyal çekişme eğilimli şiirler yazdı.
Orhan Veli’nin eserleri ; ( şiir kitapları ) Garip ( 1941 ) , Vazgeçemediğim ( 1945 ) , Destan ( 1946 ) , Yenisi ( 1947 ) , Karşı ( 1949 ) .
Çevirileri ; La Fontaine’nin Masalları ( 1943 ) , Fransız Şiiri Antolojisi. Ayrıca halk diliyle nazma çektiği Nasrettin Hoca Hikayeleri adlı akımını başlatarak kazandı. Garip’in Orhan Veli’nin kaleme aldığı önsözünde, ölçü ve uyağın şiiri yozlaştırdığı vurgulanıyor. Orhan Veli Garip için şunları yazmıştır ;
Güçlüklere , bir başına da olsa , karşı koyan insan kuvvetli insan olmalı. Ben bunu yalnız kalıp da ümitsizlik içinde olduğunu hissettiğim anlarda daha iyi anladım. Bununla beraber , senelerden beri , o kadar çok zamanlar yalnız kaldım ki bu hale âdeta alışır , hattâ – kuvvetli olmanın gururunu duyabilmek için – zaman zaman yalnızlığı arar oldum. Şu anda gurur diye isimlendirdiğim bu his başlangıçta bir avunma yolu idi. Hayatlarının , benim gibi , ıstırapla dolu olduğunu sananlar , eseri vardır.
Orhan Veli Kanık asıl ününü lise arkadaşları Oktay Rıfat ve Melik Cevdet Arday’la birlikte yayımladığı Garip adlı kitabın adıyla anılan şiir buna benzer bir sürü avunma çareleri bulmuşlardır. Bu çareler , o yalnız kalmış insanların , yalnızlık anlarındaki arkadaşlarıdır. Hayatın karşısında , hatta sırasında ölümün karşısında , ancak bu arkadaşların yardımı ile tutunabiliriz. Benim , yukarıda bahsettiğim gurura benzer , birkaç arkadaşım daha var. Vakit olsa da sizinle , onlar hakkında konuşabilsem. Ne iyi olur! Ama , Garip için yazacağım bir yazıda işi dertleşmeğe dökersem belki de bana kızarsınız. Onun için , size şimdilik , bunların yalnız bir tanesinden bahsedeyim.
“Hiçbir yaptığımdan pişman olmayacağım.” diye bir karar vermişliğiniz var mıdır? Benim vardır. Çok da faydasını gördüm. Bundan bir hayli zaman evvel böyle bir karar vermemiş olsaydım, üzüntülü günlerimin sayısı



muhakkak ki daha fazla olurdu. Bu arada “ 1941 senesinde Garip adlı bir kitap neşretmişim “ diye döğünür durur, hele onun yeniden basılmasına dünyada razı olamazdım. Garip yeniden basılırken , içimde böylece “yiğitlik bende kalsın “ dermişim gibi bir his var. Şiirdeki garip mefhumu üzerinde bugün bir yazı yazmağa kalksam herhalde aynı şeyleri yazmam. Onları beş sene evvel yazmıştım. Beş sene sonra da aynı şeyleri söliyecek olduktan sonra ne diye yaşadım? O günden ölseydim olmazmıydı? 1941 senesinde söylediklerim , 1616senesinde 52 yaşında iken ölen Shakespear’in , 377 yaşında söylemesi lâzım gelen sözlerdi. Aynı şekilde , bundan yüz sene sonra yaşayacak bir şairin sözleri de benim yüz otuz bir yaşında düşüneceğim şeyleri anlatmalıdır.
Bir oluş , bir kendimize geliş devrindeyiz. Dilimizin , günden güne bile , ne kadar değiştiğini farketmiyorsanız benim bir bu yazıma , bir de o zamanlar neşrettiğim Garip’e bakın. Göreceksiniz ki fark çok büyük. Bu farkın bütün günahını sakın benim omuzlarıma yüklemeyin ; işin , değişen , daha ileriye , daha güzele giden bir cemiyetin işi olduğunu anlarsınız. Bu gidişe ayak uydurmamış insanlarla da karşılaşmanız kabil. Ama her ileriye gidişte bir sürü döküntü bırakmıyor , bir sürü fire vermiyor muyuz? Hattâ , çok kere , o döküntüler ayaklarımıza takılıp bizim de yolumuzda yürümemize engel olmuyorlar mı?
Yazdıkça farkediyorum ; Garip ‘in müdefasını kalkışmış gibi bir halim var. Garip ‘i kimseye karşı değil , kendime karşı müdefa etmek isterim. Garip’i başkalarından evvel kendime karşı müdefa etmek isteyişim , ondaki kusurları , başkalarından çok kendim bildiğim içindir. “ Benden başka bilen yoktur “ demiş gibi de olmayalım ; başkalarından kasdıra kitabım hakkında söz söylemiş olanlardır. Bunların içinden , üzerinde durulmağa değer , bir tek tenkid yazısı hatırlıyorum. O tenkidi yazan zat , fikirlerine gerçekten inandığım bir dostumdu. Cemiyete bağlı bir sanatın , ferdin ruhî hayatile ilgilenemiyeceğini söylüyordu. Ben ferdin ruhî hayatının cemiyetten büsbütün ayrı bir hadise olduğunu ileri sürmemiştim ki. Yoksa o dostum mu işi böyle telâkki ediyor? Etmemesi lâzım. Çünkü zıd nazariyelerin benim kadar uzlaştırıcı olmayan taraftarları bile , sırasında , kendi fikirlerini karşı tarafın iddiaları ile tamamlıyorlar. Meselâ hiçbir Freud’cü yoktur ki şuuraltına itilen temayüllerin oraya cemiyetler tarafından itildiğini , dolayısı ile şuuraltı dediğimiz âlemin meydana gelmesinde cemiyetin pek büyük bir payı olduğunu kabul etmesin. O zaman söylememişsem şimdi söyliyeyim ; şuuraltı’nı bir varlık değil , bir fikrin izahı için ileri sürülmüş bir mefhum diye kabul ediyorum. Hani birtakım insanların Allahı kabul etmeleri gibi.
Bu bahsi derinleştirmek isterdim. Ama söyliyeceğim sözlerin âlimâne olmasından korkuyorum. Şiir hakkında âlimâne olmadan da söylenebilicek sözler var. Fakat Garip’i yazdığım zaman , daha ziyade , garipliğin nereden geldiğini düşünüş , şiirin kıymetleri üzerinde o kadar durmamıştım. Gerçi o kıymetleri , o vakitler , pek de bilmiyordum ya. Ama bugün öyle değil. Şiir üzerinde hem tecrübem hem bilgim. Bununla beraber o tecrübeleri , o bilgileri anlatmak bana , şu anda , o günkünden daha güç görünüyor. Daha doğrusu , anlatılmasından ziyade , anlaşılmasının güç olacağını sanıyorum. Hoş , böyle olmasa da , söyliyeceğim sözler neye yarayacak bilmem. Fikir tarihi , bir fikir madrabazlığı tarihinden başka bir şey değil. Bugüne gelinceye kadar bir sürü şeyler söylenmiş. Ama , gerçek olarak ne söylenmiş? Bir aralık , bir arkadaşım “ Sanat bahislerinde aksini isbat edemiyeceğim mesele yoktur “ demişti. Aksi isbat edilemiyecek mesele yoktur demek isbat edilecek mesele yoktur demektir. Mademki isbat edilecek mesele yok ; ne diye düşünüyor , ne diye konuşuyor , ne diye yazıyoruz? Sanattan bahsetmek de , sanatla uğraşmak gibi , kaçınılmaz , şifa bulmaz bir hastalık mı yoksa?

İstanbul , Nisan 1945

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA


1914'te İstanbul’da doğdu. Babası subay olduğu için ilk ve orta öğrenimini Türkiye'nin değişik yerlerinde tamamladı. Kuleli Askeri Lisesi ve Harp Okulu’nu bitirdi. Orduya katıldı. 15 yıl asker olarak hizmet yaptı, Doğu ve Orta Anadolu, Trakya'yı dolaştı. Önyüzbaşı rütbesinde iken kendi isteğiyle ordudan ayrıldı. Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü'nde kısa bir süre görev yaptı. Çalışma Bakanlığı İş Müfettişi olarak İstanbul’da çalıştı. 1959'da İstanbul Aksaray’da "Kitap" Kitabevini açtı. Yayıncılık yaptı, 1960-1964 arasında "Türkçe" isimli bir aylık dergi çıkardı. 1970'te yayınevini kapattı, sadece şiirle uğraşmaya başladı. Yayınlanan ilk yazısı Yeni Adana Gazetesi'nin 1927'de düzenlediği yarışmada birincilik alan bir öyküydü. İlk şiiri "Yavaşlayan Ömür" 1933'te İstanbul Dergisi'nde çıktı. Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Peyami Safa'nın da dikkatini çeken şiirleri Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı, Gençlik, Yeditepe, Türk Dili, Yenilik, Vatan, Çağrı, Türkçe, Ataç, Türk Yurdu, Yön, Devrim gibi dergilerde yayınlandı. İlk şiirlerinde Necip Fazıl Kısakürek etkisinde kaldı. "Havaya Çizilen Dünya" (1934) şiir kitabındaki şiirlerinde bu etki görülür. Kendi şiir çizgisine yönelişi "Çocuk ve Allah", "Daha" (1940) kitaplarıyla başlar. Şiiri "sezgi" ve "us" olmak üzere iki dönemde incelenebilir. Sezgi dönemi eserleri "Havaya Çizilen Dünya" (1934), "Çocuk ve Allah" ile "Daha"yı (1940) izleyen "Çakırın Destanı" (1945), "Taş Devri" (1945) kitaplarını kapsar. "Asû" (1955) ile başlayan ikinci dönem günümüze kadarki şiirlerinde etkin olan "usçu" dönemdir. Sezgi döneminde kendine has bir şiir dili ve biçemi yaratmaya çalıştı. "Us" dönemi ise güçlü bir Türkçe tutkusuyla dikkat çeker. Dağlarca bu dönemde dilin arılaştırılması çabalarına katıldı, evrensel temalara ağırlık vermeye başladı. 1970 sonrasında yoğunlukla çocuk şiirleri yazdı. Hem Türkiye'de hem uluslararası düzeyde birçok ödül kazandı, bir çok ülkede şiirleri okundu. Kitapları birçok dile çevrildi